Hazreti Ebu Hafs-ı Haddad (kaddesallahu ruhahul aziz)

Ol sultan-ı evtad, kutbu vakit Ebu Hafs-ı Haddad kaddesallhu ruhahul aziz, meşayıh padişahlarından idi. Hak halifesiydi. Bu taife içinde ondan ulu kimse yoktu. Riyazet, keramet, futuvet, mürüvvet içinde acayip kulağı vardı. Keşf-u beyan içinde yegane idi. Onun muallimi, vasıtasız, Allah idi. Ebu Osman onun müridi idi. Ahmed-i Hadraviyye ile çok sohbet ederdi. Sultan ul arifin Beyazıd-i Bestami buyurmuşlar ki:
"Zamanında binlerce veliyullah vardı. Fakat kutbiyyet-i asriye bir demirciye verilmişti. Ben bunun sır ve hikmetine agah olamadığımdan taaccüb ve hayret içindeydim. Birgün demirci Hafs'ın dükkanına varıp, selam verdim. Beni görünce çok sevindi, hemen elime sarıldı, öptü ve benden dua rica etti. Aramızda şu muhavere geçti:
"Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana dua et."
"Ben sana dua etmekle içimdeki dert sukunet bulmaz ki"
"Derdin nedir söylede çare arayalım."
"Acaba kıyamet gününde bu kadar ibadullahın hali nice olur? İşte benim derdim bu, deyip ağladı. Beni de ağlattı. O vakit sırrıma nida olundu ki, "Bunlar nefsi, nefsi diyen hod endişelerden değil, ümmeti ümmeti! Diyenlerdendir." . Artık tevcih-i kutbiyyete karşı bende olan hayret zail oldu. Anladım ki bunlar kalb-i Muhammed üzere vakit ve mazharı hakikat-i Muhammediyyedir. Bizim demirci de onlardandır. Fakat henüz mazhar-ı mükaşefe olmadığı cihetle kendisinin kudbiyetinden agah değil. Binanaleyh kendisine:
"Hakkın muazzeb olmasından sana ne?"
"Bana ne mi? Benim maye-i fıtratım ab-ı şefkatle yoğrulmuştur. Bütün ehli Cehennem azabını bana yükletip onlar af olunsa ben memnun ve derdimden halas olurum" dedi. Cenab-ı Beyazid muhaverenin bu noktasında:
"Demircinin dükkanında hayli oturup sohbet ettim. Namazda okumak için mikdar-ı kifayeden fazla bilmediği süver-i kur'aniyeyi öğrettim. Fakat ben, evet ben işte o sohbette, kırk senedir tahsil edemediğim dereceye irtika ettim. Batınım feyz-i rabbani ile doldu. O vakit büsbütün anladım  ki sır-rı kutbiyyet bir manadır. Fazilet ve kesreti amel ile değil, ancak mevhibe-i ilahi ve tevcid-i Hüdadır.

Dükkanında hergün bir altın kazanır, bunu yoksullara ve dul kadınlara dağıtır, haberleri olmadan kapıları önüne kordu. Çeşmede yıkadıkları tere ota ve sair ufak döküntüleri toplayıp ekmeğine katık yapar, iftarını ederdi.
Birgün bir gözsüz pazardan geçerken surei casiye 33. Ayeti okudu. Gönlü buna meşgul oldu. Canına od düştü, bihod oldu. Kıskaç yerine elini ateşe soktu. Bir pare kızmış demir çıkardı, örs üzerine koydu. Kızmış demiri elinde  tutarak şakirdlerine demiri dövdürdü. Ebu Hafs hayranlığından kendine geldi. Gördü ki demir döğülmüş.

Ebu Hafs'a " Niçin gelip hadis dinlemezsin? Dediler.
"Bir hadis işittim otuz yıldır hala amelini işleyemem. Dahasını işitipte nedeyim. "Ol hadis nicedir? "Erin Müslümanlığı, güzelliği oldur kim faidesiz şeyleri söylemeyedir."

Birgün Hafs, yaranlarıyla sohbet ederken gönlünden geçti ki: Bir koyun olsa da bu yaranlara bir biryan etsem. Derhal bir geyik geldi. Ebu Hafs geyiği eliyle kovdu. Müridleri:
"Bu ne haldir "dediler.
"Şimdi gönlümden geçtiydi. Murat hasıl oldu. Bilmezmisin ki muradı tamam eylemek, kapıdan taşra koymaktır. Eğer Hak Teala Firavn'ın iyiliğini dileseydi, Nil ırmağını muradı için revan eylemezdi. Ve muradlarını dünyada vermezdi.

Ebu Hafs giderken bir kişiyi mahzun, ağlar gördü.
"Ben eşeğimi kaybettim, ondan başka nesnem yoktur". Ebu hafs ayağını yere vurdu.
"Ya Rab! Senin izzetin ve celalin hakkı için ayağımı götürmem, ta bunun eşeği gelinceye kadar. Derhal eşek çıkageldi.

Ebu Hafs müritlerine azim heybet ve edep gösterirdi. Hepsi el bağlayıp ayakta dururlar, hiç birisi oturmaya muktedir olmazdı. Bir gün Cüneyd:
"Sen müritlerini sultanlar gibi edeplemişsin" dedi. Ebu hafs: "Sen namenin unvanını gördün. Bunu bilmek neye yarar, name içinde neler var!". Cüneyd müritlerinden birini gayet edepli gördü, "Bu mürid Hakk'a layıktır". Ebu Hafs:
"Bu yiğit onyedi yıldır bizim hizmetimizde nice bin akça harcadı ve onyedi bin akça da borç eyledi. Henüz bize söz söylemeye ve nesne sormaya zehresi (cesareti) yok."

Ebu Hafs Bağdat'da Şibli'ye misafir oldu. Şibli gayet izzet ve ikram eder, her gün türlü taam ve helvalar pişirirdi. Ebu Hafs:
"Ya Şibli! Sizin tarikatınızda teklif yok mudur?" dedi. Bir gün Şibli kırk mum yandırdı. Ve türlü türlü taamlar pişirdi. Şibli:
"Ya Ebu hafs! Bağdat'a geldiğinizde teklif gerekmez demiştiniz. Bu teklif nedir?" Ebu hafs:
" Bu tekellüf ise mumları söndür!"
Şibli ne kadar uğraştıysa ancak bir mum söndürebildi. Taccaub eyledi. Ebu Hafs:
"Siz bana konuk geldiniz, konuğu Allah verir, ben de her biriniz için bir mum yaktım. Hak için mumları söndüremedin. Bundan malum oldu ki: Hak için yanan mum ve çerağı kimse söndüremez. Ve ilave etti ki:
"Sen Bağdat şehrinde ne ikram ettinse benim için ettin., teklif değildir."

Ebu Hafs'ın sözleri:
Her kim kendi amel ve ahvalini Kur'an ve hadis terazisiyle tartmazsa münafık olur.
Dervişlik; huzur-ı hakta kendisini aciz ve biçare bilerek. Onun emrine muti olmaktır.
Veli, kendi nefsinden halaslık isteyendir.
Behil, elinden gelen iyiliği vaktinde yapmayan, katı bahil de kendi iyilik yapmadığı gibi, başkasının da kimseye yapmasını istemeyendir. Cömert ise; bir müslüman kardeşinin dünya ve ahiret nasip ve iyiliğini, kendisininkine mukaddem tutandır.
Her kim kendisinden hoşnut ola tez helak ola, her kim cemi halinde fazl-u hakkı kendinde toplaya umulur ki ol kişi helaktan kurtuldu.
Şevk şarabından bir cur'a (yudum) içen vaktine değin ayılmaya.
Gönlünün mutevazi olmasını isteyen, Salihler sohbetinde bulunur.
Tenlerin Ruşenliği hizmetle, canların Ruşenliği istikametledir.
Takva mahz-ı celal, tasavvuf cümle edeptir.

Bir kişi öğüt istedi. "Ey kardeş! Bir kapıya mülazım ol ki cümle kapılar sana oradan açılsın. Öyle bir seyyide mülazım ol ki cümle saadet sana boyun versin."

Bir ulu dedi ki: Yirmi yıl Ebu Hafs ile beraber bulundum. Hak zikrini huzur ve tazimle yapar, esma-yı zikirde mütegayyir ve bihuş olurdu.

Şeyh Silemi " Ben ölürsem başımı Ebu Hafs'ın ayağı ucuna koyun" diye vasiyet eyledi.

bilgi@tezkiretulevliya.net