Hazreti Şeyh Yusuf bin Hüseyin (kuddise sırruhu)

Hz Şeyh Yusuf bin Hüseyin kaddesallahu sırrahul aziz, meşayıhın ulularından idi. Zünün-i Mısri'nin müridi idi ve çok yaşamış idi. Onun tevbesinin sebebi şu idi : Birgün arap kabilesinin olduğu yere vardı. Arap beyinin kızı onu gördü, aşık oldu. Gayetle sahibi cemal kıldı. Bir gece fırsat bulup yanına geldi. Yusuf onu görünce Allah'tan korktu. Oradan ayrılıp başka bir kabileye vardı. Başını dizine koyup uykuya vardı. Düşünde gördü ki çayır, çimen güzel bir mahalde bir taht kurmuşlar. Üstüne bir padişah oturmuş, etrafında yeşil donlular durur. Yusuf bunların yanına vardı. Sordu.
"Siz kimsiniz?"
"Bu taht üstünde oturan Yusuf peygamber, etrafındakiler de feriştelerdir. Yusuf bin Hüseyin'i ziyarete giderler. "
"Ben kim olam ki ziyaretime geleler" dedi, ağladı. Yusuf peygamber (as) tahtından indi, onu kucakladı, elini eline aldı, tahtına geçirdi ve:
"Arap beyinin kızı kendini sana arzeyledi. Sen Allah korkusundan onu terk eyledin. Hak Teala hazretleri buyurdu: Ya Yusuf ' Sen öyle bir Yusufsun ki Züleyha sana kast eylemişti. Sen benden korktun. Ona dilediğini vermedin. Şüphesiz seni 'urevundu' peygamberlerden kıldım. Yusuf bin Hüseyin dahi arap kızını terk eyledi. Onun arzusunu terk ile benim rızamı istedi. İzzetim, celalim, hakkiyçün ben de onu urevundu velilerden kıldım." Ve buyurdu ki:
"Her zamanın bir kutbu olur. Bu zamanın kutbu Zünnun-i Mısri'dir. Onun  yanına git, sana ismi azam öğretsin." Dedi. Yusuf uykudan uyandı. Şevki galip oldu. İsm-i azamı öğrenmek için Mısır'a Zünnun-i Mısri'nin yanına gitti. Selam verdi. Zünnun selamını aldı. Geçti bir bucakta oturdu.
Bir yıldan sonra zünnun sordu:
"Bu yiğit ne yiğittir?"
"Rey şehrinden" dediler. Bir yıl yine oturdu. İbadetle meşgul oldu. Bir yıldan sonra Zünnun sordu:
"Bu yiğit neye geldi?"
"Şeyhi ziyarete geldi" dediler. Bir yıl yine geçti Zünnun hiç cevap vermedi. Bir yıldan sonra gene sorunca:
"Hacetim ism-i azamdır." Dedi.
"Talim ediniz" deyip, bir çanak ağzını örterek pekçe bağladı. Yusuf'un eline vardi.
"Nil ırmağını geç, bu çanağı şeyhe ver, ol sana ne derse tut."

Yusuf çanağı aldı. Nil ırmağı yanına vardı. Çanak içinde bir nesne deprendi. "Acep nedir?" diye çanağın ağzını açtı. Bir sıçan varmış, çıktı, kaçtı. Yusuf mütehayyir oldu. Irmağı geçti. Şeyh kapusuna selam verdi. Boş çanağı önüne koydu. Şeyh onu gördü tebessüm eyledi.
"Sen Zünnun'dan ism-i azam istedin, o senin sabırsızlığını gördü. Sıçanı sana verdi. Sen bir sıçanı saklayamadın, İsm-i azamı nasıl saklayabilirsin?" Gayet hacil oldu. Geri Zünnun'a geldi. Zünnun dedi ki:
"Dün gece Hak Teala'dan yedi kere ism-i azam öğreteyim diye izin istedim. Henüz vakti gelmedi. Kendi vilayetine var, destur oluncaya kadar sabr eyle " dedi. Yusuf:
"Bari bana öğüt veriniz" Zünnun:
"Sana üç öğüt vereyim. Birisi ulu, birisi orta, birisi de küçüktür. Ulu öğüt odur ki kim ne yazdın ve ne okudunsa gillü gıştır. Bunları gider ki hicaptan kurtulasın."
Yusuf :"Bunu edemem"
"Orta vasiyetim oldur ki kim beni unutasın ve adımı kimseye söylemeyesin." Dedi.
"Bunu da edemem" dedi.
"Küçüğü oldur kim, halka nasihat veresin, Hakka davet kılasın. " Yusuf:
"İnşallah bunu edebileyim" dedi. Rey şehrine geldi. Onun aslı ulu idi. Kavmi ona yüz tuttular, çok meclisler eyledi, halka nasihat verdi. Bir nice kavm ise onunla müddei oldular. Meclisine kimse gelmez oldu. Vaazdan sarf-u nazar etmek istedi. Bir kadın dedi ki:
"Sen Zünnun ile bu kavli mi eyledin ki geri dönersin? Yusuf bu sözü işitince mütehayyir oldu.
"Hiç kimse gelsin, gelmesin, Hak için vaaz ve nasihata devam eyle" dedi. Altı yıl geçti. Sonra Zünnu-i Mısri ona ism-i azamı öğretti.

Nakildir: Nişabur şehrinde bir bezirgah vardı. Yedi bin altına görklü firavuş (cariye) aldı. Onu kimseye emanet etmezdi. Şeyh Ebu Osman Hayri katına geldi.
"Ben gelinceye kadar bu senin yanında dursun. Evine emanet bıraktı. Birgün Ebu Osman'ın gözü ansızın cariyeye gördü. Gönlü elinden kaçtı. Şeyhi Ebu Hafs Haddad idi. Derhal şeyhine gitti. Şeyhi ana Rey ikliminde Yusuf bin Hüseyin'e gitmesini söyledi. Ebu Osman Rey şehrine gelip Yusuf!u sordu. Dediler ki:
"Sen bir hoş sofisin, onu ne yapacaksın o zındık ve mülhiddir. Bunca kadınlar ve oğlanlar katında fesat vurup durur dediler. Ebu Osman geri dönüp şeyhine haber verdi. Ebu Hafs:
"Yusuf'u görmek gerektir" dedi. Yine inliyerek Rey şehrine geldi. Yusuf'un evini sordu. Evvelkinden beter cevap verdilerse de Yusuf'un evine gitti.. Bir pir önünde bir güzel yanında piyale ve badiye olduğu halde gördü. Osman çaresiz ileri vardı, selam verip karşısına oturttu. Yusuf Hüseyn alem-i mana zikrine daldı. Çok türlü ve ali sözler söyledi. Osman hayran kaldı. Dedi ki:
"Ey şeyh bu ne haldir ve bu ne şeydir ki sen edersin?"
"Onun için ederim ki; kimse bana inanıp ta katımda gönlüne feravuş (cariye) koymasın. Ta ki helak olmayayım diye" dedi. Ebu Osman ayağına düştü. Dileği derhal hasıl oldu.

Yatsı namazı kılar sabah namazına kadar ayak üzere durur, gözleri uykusuzluktan kıpkırmızı olurdu.
Derdi ki : Sıdk nişanı ikidir; gizli taat, gizli dostluk eylemek.

Tevhid oldur ki kim gönlünü öyle tuta ki hemen Allah'ın huzurunda gibi ola. Her kim tevhid denizine düşe, susuzluğa kanmıya. Zira susuzluğu da yine Haktan kaynar.
Vakta ki ölüm geldi, "Bari Hüdavenda ! Senin halkına gücüm yettikçe kavl ile, kendi nefsime de fiil ile nasihat eyledim. Benim nefsimin günahını halkın nasihatına bağışla" deyip can verdi.

bilgi@tezkiretulevliya.net